YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERLERİ
   Yalova - 2000

YEREL TELEVİZYONCULUKTA MESLEK İÇİ EĞİTİM
 
Çocuk ve Görsel Medya
 
Hülya ALP
TRT İstanbul Televizyon Müdürü
 

Evet, hep çocuk ve gençlik televizyonculuğu diyoruz. Yetişkin medyasından kopuk, reklamlardan uzak olması gerektiği için, pek de popülaritesi olmayan bir konu. Evet, çocuklarımız için her şeyi yapmalı ve çocuk televizyonu adına da bir şeylerin yaşamasını sağlamalıyız; ama, nasıl?

Günümüzde giderek bu alanın sorgulanan bu boyutu daha da güç bir tabloya bürünüyor; çünkü şu anda televizyonculuk, yeni görsel medyalara oranla, medyanın diğer organlarına, yeni türevine oranla nasıl ayakta duracak, bunun savaşımını verme yolunda. Biliyorsunuz, intemet denilen, son derece popüler, bilgiyi eve, parmakların arasına taşıyan bir yeni medya alanı var ve o alan, özellikle, çocuk ve gençler tarafından çok çabuk alındı. Bilgiyle birlikte oyun ve eğlence imkanı da tanınıyor. Dolayısıyla, artık, günümüzde çocuk televizyonculuğu denildiği zaman, sadece televizyon programcılığı boyutunda kalmamak durumunda olunduğundan, internet programlarıyla desteklenmiş, intemet bağlantısı olan programlarla ayakta durmaya çalışan televizyon programcılığından söz etmek mümkün.

Pek de beklenen bir konuşma başlangıcı yapmadığımın farkındayım. Çocuk televizyonu denildiği zaman, televizyonun çocuklar üzerindeki zararlı etkileri, tartışılan etkileri ya da eğitsel televizyonculuk, bunun içerisindeki çocuk televizyonculuğu neler olmalı gibi bir repertuarla başlatmam belki daha makuldu.

Ben televizyonu zararlı görmüyorum. Televizyon, sonuçta pek çok imkan sunan bir araç. O aracı nasıl kullanacağınıza bağlı olarak zararlı ya da yararlı olabilir. Çocuklar, biz, onlar için uygun repertuarlar, onların ilgilerini doyuracak malzemeler hazırlarsak, televizyon programlarını seyrederler.

Çocuklar zaten, siz onlara kısıtlama getirseniz de eğer, çok otoriter ebeveynler değilseniz, evlerinde benim istediğim saatte benim istediğim programı seyrettiririm çocuğuma diye bir baskıcı tutum uygulamayan anne babalarsanız, sizin onlar için yaptığınız programları değil; yetişkin programlarını gayet rahat seyredebiliyorlar. Bunu çok rahat gözlemleyebiliriniz.

Sabahki konuşmacı arkadaşlar, kamu televizyonu kavramından söz ettiler, bir de eğitim yayınlarına bakışlarını fark ettim. Burada aynı zamanda TRT adına bir konuşmacı olarak da yer almış bulunuyorum. O anlamda, hiçbir zaman, TRT kurumunun övgüsünü, savunusunu yapma adına da burada olmadığımın da farkındayım, ama, sonuçta, televizyonlar, halkın ilgi ve ihtiyaçlarını doyurmak için varlar. Televizyonlar, insanlara yeni ticari kazançlar sağlayacak ortamlar yaratmak için ortaya çıkmadı. Tabii, anlıyorum, ticari televizyonlar, yaşamak için seyrettirmek, seyrettirmeye bağlı iyi izlenme oranları almak, iyi izlenme oranlarına bağlı rating dediğimiz izlenme beklentilerini karşılayarak da reklam alma gibi bir çabanın içerisindeler. Aslında, bu, galiba bütün televizyonların çabası olmalı. Kamu televizyonu, devlet televizyonu kavramından bana göre çok uzak ve hiçbir ticari televizyon da, ben ticari yararlarıma, kazançlarıma, ne kadar reklam aldığıma bakarım, ayakta durmak zorundayım, o nedenle, eğitim yayınları yapamam diyemez; çünkü bütün televizyonlar, kamunun ilgi ve ihtiyaçlarını doyurmak zorundalar, dünyanın her yerinde bu böyle. Eğer, ilgi ve ihtiyaçlar doyurulmuyor, onun yerine, zarar veren boyutta yayınlar yapılıyorsa da, dünyanın her yerinde adı RTÜK olmayan; ama yayını denetleyen kurumlar var. Niye denetliyorlar? Antidemokratik oldukları için değil, demokratik oldukları için, demokrasiyi tesis etmek için denetliyorlar. Çünkü, demokrasi, hakların korunduğu bir sistem.

Peki, acaba, hakların korunmadığı televizyon yayıncılığından söz edebilir miyiz? Mesela bizde, kamu televizyon seyrettiği zaman hiç zarar görmüyor mu? Yani, biliyorsunuz, insanların zarar görmeme hakkı var. Hiç saygısız tavır, tutumla karşılaşmıyor mu? Biliyorsunuz, insanların saygı görme hakkı da var. Hiç kişisel yaşantılarının gizli tutulmasına karşı reaksiyon gösteren seyirci yok mu? Var. Çünkü kişisel yaşantıların gizli tutulması hakkı, doğru, gerçek bilgi edinme hakkı çiğneniyor. Bunların hepsi demokratik haklar, bunların hepsi de, benim bulduğum, yazdığım şeyler değil, insan hakları bildirgesinden alınmış haklardan söz ediyorum. Bunların hepsi demokratik ve işlemesi, gereken haklar; fakat bunların işlemediğini görüyoruz.

Ben, özel televizyon, kamu televizyonu gibi bir ayrım peşinde asla değilim; Beni, bu ülkenin televizyonculuğu çok ilgilendiriyor. Bu ülkenin televizyonculuğu derken, bu ülkenin televizyonculuğu, televizyonları, yaptıkları yayınlar, kamunun, halkın televizyonlara tavrı, televizyonların kamuya tavrı konusunda biraz daha dikkatli düşünmenizi rica edeceğim. Ben gerçekten dikkatli düşünmeye çalışıyorum. Dilim döndükçe bütün meslektaşlarıma, konuştuğum, diyalog kurduğum herkese bunu öneriyorum. Galiba her iki taraf da birbirini çok ciddiye almıyor.

Sabahki konuşmacı arkadaşlarımızdan biri, kamu televizyonlarının eğitim yapmak zorunda olduğunu, ancak ticari televizyonların böyle bir zorunluluğu olmadığını ifade etti. “Bunu neden yapayım ki? Eğitim programları seyredilmiyor” dediler ve antidemokratik bir tavır olarak da televizyon kapatmadan söz ettiler. Evet, televizyon kapatmanın ben de karşısındayım ama o zararlı yayınların, toplumun zarar görmemesi için mutlaka kontrol edilmesi gerekiyor. RTÜK’ün yapısını irdeleyebilirsiniz. Yani, acaba RTÜK de, “bu yayın toplumun hangi kesimine, hangi açıdan zararlı?” kararını verecek donanımda insanlar var mı? Uzmanlar buna özen gösterilerek mi seçiliyor? Bunu irdeleyebiliriz. Ama RTÜK böyle tesis edildiğine göre, böyle bir mekanizmaya ihtiyaç var, demektir; zaten dünyanın her yerinde var.

Ben hatırlıyorum, birkaç yıl önce, yetişkinler için yapılan bir haber programında, sanki ilk kez yapılıyormuşçasına bir okul öncesi kurumundan birkaç tane çocuk ve onların anneleri, babaları, öğretmenleri konuk edilmişti. Çocuklara insan bedenini tanımak üzere yaptırılan resimler, “Çocuklar artık Türkiye’de seks eğitimi alıyor” gibi bir başlık altında yansıtıldı ve sonra, çocuklara hiç de uygun olmayan, zorlamalı bir soru yanıt yöntemi uygulandı. Çocuklar, o saatte, kendileri için uygun olmayan bir repertuarda, kendileri için uygun olmayan bir üslupla, anlamadıkları bir şovun parçası oldular. Ve eğer eğitim doğru söylüyorsa, kesinlikle bu işten, sadece onlar değil, evlerinde oturup izleyen çocuklar da zarar gördüler; ama o televizyon kapatılmadı, hatta o televizyon ihtar da almadı.

Sabahleyin konuşan arkadaşlardan birini, “otokontrol” sözünü etmesinden dolayı alkışladım. Tabii ki, bizde RTÜK çok gündemde; çünkü çok fazla kapatma yapma gereğini duyuyor. Yayınlar, keşke kapatmayı hiç gerektirmeyecek durumda olsa ya da kapatma yerine başka cezalar verilse. Ama, galiba, otokontrol başka yerlerde çok daha fazla işliyor. Çocuğa zarar vermeye, bırakın RTÜK, bırakın o alanda çalışan uzmanlar, anne babalar isyan ediyor, anne babalardan ya da hiç çocuğu olmayan yetişkinden, sen çocuğa nasıl böyle zarar verirsin diye tepki gelebiliyor.

Bugün, Türk televizyonlarında çocuk programlarını yabancı kaynaklı çizgi filmlerin dışında çok fazla göremiyorsunuz. Kamu televizyonu da yapmak zorunda olduğu için yapıyor diye hemen bir yoruma gidebilirsiniz. Tabii, yapmamız gerekiyor. En iyisini mi yapıyoruz? Hayır. İstediğimizi tam anlamıyla yapıyor muyuz? Hayır; ama yapmaya çalışıyoruz. Dünyanın her yerinde, çocuk televizyoncuları, o alanda gerçekten çok özel yetişmiş, çocuk psikiyatristleri gibi, insanlar oluyorlar. Onlar önce, o alanlarda normal yetişkinler için çalışıp, ondan sonra çocukla iletişim kurmak üzere, çocuğa yönelmek üzere ayrı bir eğitim süzgecinden, deneyim süzgecinden geçiyorlar, ondan sonra çalışıyorlar.

Çocuk televizyonu için çalışanlar, dünyanın her yerinde, mutlaka, çok özel bir ihtisas çalışması içinde oluyorlar; o alanda yetişmiş insanlar var ve dünyanın her yerinde, çocuk programları, en pahalı programlar oluyor; çünkü, onların ilgileri standartlaştırılmış, araştırmaları belli. Okul çağının ilk kesimi ve okul öncesi çağda çocuğun dikkatinin bölünmesini istemediğiniz bir parçacığın süresinin 7 dakikayı geçmemesi gerekiyor. Siz 7 dakika içerisinde bir şeyler anlatacaksınız, o bir şeyler çok cazip olacak, çok ilgisini çekecek ve mesajınız da çocuğa ulaşacak. Üstelik çocuk sahtekarlıktan hiç anlamaz, çocuğa sahtekarlık hiç işlemez, gerçekten ilgisini çekmek zorundasınız ki o sizi seyretsin.

Dolayısıyla, çocuk televizyonu denildiği zaman, işin finans kısmını da bir kenara ayıramıyorsunuz. Yani, öyle, acaba kapatma yerine eğitim programları yaptıralım fikri, kötü niyetli bir bakış değil, iyi niyetli bir yaklaşım ama, bu iki kavramı ne olur bir araya getirmeyelim. Eğitim, bir tür ceza yolu asla olamaz ve hiçbir televizyon, ben halkın ilgi ve ihtiyacına gözümü kapatırım, benim ilgimi ve ihtiyacımı belirleyen tek norm AGB ölçümleridir diyemez, dememelidir, toplum buna duyarlı olmalıdır.

Ben buradaki gazeteci arkadaşlarımın her birinin, gazeteci olmanın ötesinde birer Türk yetişkini, aydın insan olarak bu konuda duyarlılık göstereceğinden de eminim; ama galiba, bazı konuları az düşünüyoruz, farklı perspektiflerden bakmıyoruz.

Demek ki, çocuk televizyonculuğu denildiği zaman, finans bulunmalı, özel yetişmiş insanlar olmalı, içerikleri, formatları, sanatçısıyla, bilim adamıyla, düşün insanıyla, yaratıcı buluşuyla çok özel ekipler tarafından hazırlanmalı ki, izlensin ve yararı olsun. Peki bu kimlerin işi? Sadece kamu televizyonunun işi olabilir mi? Hayır, değil ve dünyanın hiçbir yerinde de böyle değil.

Bu arada verilen bir yanlış bilgiyi düzeltmek benim göreyim. TRT devletten para alarak yaşamıyor. TRT kamudan, yani, elektrik paylarından aldığı parayla yaşıyor, devletten hiçbir para almıyor, onun için kamu televizyonuyuz biz. Bizim değil, hepimizin gerçek müşterisi kamu. Onu doyurmak durumundayız, onu yakalamak durumundayız. TRT kendisini beğenmediği için yeniden yapılanma süreci içerisinde ve kendisini düzeltmenin yollarını arıyor. Neden biliyor musunuz? En hafif haliyle, en kaba tabiriyle, “müşterim beni yeterince seyretmiyor, ben onu yakalamalıyım” dediği için, bunu fark edebildiği için. Çok büyük bir kuruluş, büyük bir kuruluşun yeniden yapılanması da kolay bir iş değil; ama, çok iyi niyetle böyle bir ortamın ve çalışmanın içerisindeyiz.

Bugün, “eğitim televizyonu” veya “okul televizyonu” denilen ve hiç de bizim alanımız olmayan bir televizyon dalı var. O bile, kendisini izlettirecek yeni formatlar, yeni içerikler, başka medyaların etkileriyle ilintiler peşinde.

Yıllar önce Susam Sokağı programı yapılıyordu. O program için, yine, yetişkinlerden oluşan 300 kişilik bir ekip toplandı. Bu Amerika’nın Children Television Workshop kuruluşunun orijinal programının Türk versiyonuydu. Yüzde 50’sini o kuruluş yapıyor, yüzde 50’sini de paket program olarak biz onların kendi kütüphanelerinden alıyorduk. Böyle bir program için kıyamet koptu. İşte, “Amerikan kültürü, Türk eğitim sistemine uygun değil. Bizim çocuklar bunu anlamaz. Burada çok fazla eğitim var...” dendi ve en çok da eğitimciler konuşup karşı.çıktılar. Oysa, TRT sayesinde katıldığımız Avrupa Yayın Birliği’nin toplantılarında, biliyorduk ki, “Susam Sokağı” denildiği zaman bir eğitim programı olarak kabul gördüğü için o bir kenara atılırdı. Bu, ancak “Susam Sokağı” kategorisinde değerlendirilecek bir programdır denildi; yani, o da bir eğitim programı olarak düşünülen bir programdı; ama, galiba, o dediğim gibi, okul televizyonu formatında iyi hazırlanmış, sistemini iyi kurmuş olmalı ki, biz, zaten, 13’üncü ortak yapıma giren ülkeydik, tutku yarattı çocuklarda. “Biz istemiyorduk seyretmelerini; ama, istiyorlar ve çok sıkıntı çekiyoruz, saati geldiği zaman bizi elimizden tutup götürüyorlar ya da ben şimdi Susam Sokağı’nı seyredeceğim” diyorlar diye anneler babalar kendileri gelip itiraf ettiler. Çocukların kendi seçimlerinin, gerçek seçimlerinin nerelere götürdüğünün ipuçlarını almıştık.

Bugün bakıyoruz, bir çizgi filmler furyası var. Yerel programlar çok çok az. Türkiye genelinde konuşacağım, TRT özeline asla indirgemek istemiyorum; ama, çocuk atlanmıyor, bakıyorsunuz, bazı televizyonlarda, cumartesi günleri özellikle sabah saat 7 sularında başlıyor, saat 11.30’a kadar ara soğutmasız arka arkaya çizgi film yayınlanıyor. Acaba çocuklara iyilik mi kötülük mü yapıyoruz? Hiç kimse gerçekten ilgilenmiyor. Bir çocuk programı üretmek yerine gidip pazardan satın almak. Çok daha kolay ve ucuz.

Bir de, Türk televizyonculuğu adına pazarlara dönüp bir bakalım. Türk televizyoncuları, dünya pazarlarında çok fazla boy gösteriyorlar; ama, yalnızca alıcı olarak. Hepsi de itibar görüyorlar; çünkü, hepsi iyi birer alıcı. Böyle bir ortamı düşünebiliyor musunuz? Bir iş alanında çalışıyorsunuz ve sadece alıyorsunuz, siz hiçbir şey vermiyorsunuz. Tabii, verebilmek için, önce, buluşu da size ait, pırıltısı da size ait, üretimi de size ait programlara sahip olmanız lazım. Ve o sahip olduğunuz program, sizi, dışarıda temsil etmenin ötesinde, karşınızdaki meslektaşınız, “Ben bu programı yapıncaya kadar bundan satın alırım daha iyi; bu programa ihtiyacım olduğunu düşünmüyordum ama, o kadar cazip bir program ki, bunu alabilirim ve üstelik, bana ucuza da gelir” diyebilmelidir. Bunun çabası içinde olunduğundan söz edebilir miyiz? Maalesef o ortamları biliyoruz ve bundan söz edemeyiz. Yerel üretimlere, yerel televizyonculuk apayrı bir konu; ama, yerel üretimleri ve yerel üretimlerin kalitesi konusunda bütün televizyonların birbirleriyle güç birliğine ihtiyacı var.

Sabahki konuşmalarda yüzlerce televizyon var denildi. Özel televizyonların yayın hayatına başlamasından son derece memnunum, halen memnuniyetimi sürdürüyorum, belki giderek daha da memnun olacağım. Ancak sayının bu kadar çok olmasından rahatsız olmamakla birlikte mutlu da değilim. Kanal sayısı kadar çok renk, o kadar farklı ses, o kadar farklı program anlayışları olsaydı; ilgi ve ihtiyaçlar da o ölçüde doyuruluyor olsaydı , mutlu olabilirdim. Ancak bizde sadece birbirinin tekrarı olan programlar var.

Elimizde yaptığımız bir çalışma var, o çalışma için çok ciddi kaynaklara ihtiyacımız vardı. Avrupa Yayın Birliği’nin bir kaynağından, program formatları ve içerikleriyle ilgili döküm aldık. Onlar da kendileri böyle bir üst kurul oluşturup da bunu çıkarmamışlar, bütün televizyon kuruluşlarıyla ve bütün akademik kuruluşlarla yazışmışlar ve o yazışmaların sonunda, derleyip, toplayarak bir listeleme yapmışlar.

Oysa, Türkiye’deki televizyon programları türlerine dönüp bir bakın. Haber programı diyoruz; ama ne kadar haber programı, tartışılır. Haber bültenleri, spor programları ve bence sadece magazin programı olan; ama, kimi zaman spor, kimi zaman haber, kimi zaman belgesel adıyla lanse edilen programlar, hiçbir zaman uluslararası bir platformda, değil beğenilmek, takdir almak, ödül almak, uluslararası bir platformda seyir için bile kabul edilemeyecek eğlence programları. Eğlence çok kültürel bir kavramdır; her kültür farklı şekilde eğlenir. Ama aynı zamanda uluslararası boyutu da olan bir kavram ve başka kültürlerin malzemeleriyle eğlenebiliyoruz.
 


<< Önceki  |  İçindekiler  | Sonraki >>
Yerel Medya Eğitim Seminerleri Dizisi