Geri Dön

Sansürsüz İlk Gün

Ali Er

GÜZEL günleri de bu oldu bu toplumun... Birbirini tanımayan insanların, toplumun tüm kesimlerince paylaşıldığını bildikleri ortak sevinç ve coşkunun sarhoşluğuyla sokaklarda kendiliğinden kucaklaştıkları, hiç bitmemesi için dua ettikleri güzel günler... Geçen cumartesi, 102. yıldönümünü kutladığımız sansürün kaldırılış tarihi, böylesi günlerdendi.
Tarih, bir bakıma, yaşanmış en iyi ve en kötü günlerin hikayesidir. Sansürün kaldırılışı da tarihimizdeki güzel günlerin hikayelerindendir ama tarihsel metinlerin bilinen donuk üslubunda o günlerde yaşanan güzellikleri hissetmek, kafamızda canlandırmak çok zor. Neyse ki, o günleri yaşayanların anıları var!..

Basın tarihimizin unutulmazlarından Hüseyin Cahit, sansürün kaldırıldığı (aslında kendiliğinden kalktığı) ilk günün hem en yakın tanığı hem de yönlendiricisidir. Siyasal anılarının ilk sayfalarında yer verdiği o günlerin sevinç ve coşkusunu ifade ederken, acıdan kıvranarak da olsa pencereye kadar sürünüp sevinç gösterilerini izleyebilen hastaların iyilik bulduklarını anlatır ve şöyle der: Keşke o dakikada gözlerimi sonsuza değin kapamış olsaydım! Sonraki düş kırıklıkları ve en son umutsuzluğu görmemiş olmak için!
 
 Dönelim, sansürsüz ilk günün hikayesine... İkinci Meşrutiyetin ilanı, iki satırlık padişah buyruğuyla pek sessiz yapıldı. 24 Temmuz 1908 günkü gazetelerde yayınlanan kısa buyrukta, Kanuni Esasi’nin yeniden yürürlüğe gireceği ve Mebusan Meclisi’nin açılacağı belirtiliyordu. Rumeli’deki coşkulu kutlamalara karşın, İstanbul ilk gün sessizdi, gelişmelerden habersiz gibiydi.
O tarihte Mercan İdadisi Müdürü olan Hüseyin Cahit, 24 Temmuz sabahı, olup biteni anlamak için İstanbul’un basın ve düşünce yaşamının merkezi olan Babıali Caddesi’ne gitti. Caddede sessizlik ve şaşkınlık vardı. Kanuni Esasi’den ve meşrutiyetten söz eden yoktu. Gazeteci arkadaşı Abdullah Zühtü ile etrafı kolaçan etmeye karar verdiler. Eminönü’ne inip köprüden Galata yakasına geçtiler. Her yerde aynı sessizlik, aynı ilgisizlik!..

Yıllardır uğruna mücadele edilen, ağır bedeller ödenen hürriyetin gelişi böyle mi karşılanacaktı. Hüseyin Cahit ve Abdullah Zühtü birbirlerine "ne yapacağız" deyip duruyorlardı. "Bugün cuma tatili olmasaydı" dedi Hüseyin Cahit,  "500-600 öğrencimi düzenli bir sırayla sokağa döküp, Kanuni Esasi ve meşrutiyet için gösteri yaptırabilirdim ama buna bile imkan yok"
Vakit öğleni bulduğunda akıllarına bir fikir geldi. O gün, selamlık töreninden dönecek askerleri seyretmek için, halk Yeni Camii’nin merdivenlerinde toplanacaktı. O kalabalığı bir gösterici topluluğuna dönüştürmeyi planladılar. Niyetleri, kalabalığa "yaşasın hürriyet, yaşasın meşrutiyet" sloganları attırmaktı ama sadece merak için toplanmış, olaylardan habersiz kuru kalabalığa bunu yaptırabilmek mümkün görünmüyordu. Böyle bir kalabalık ancak "padişahım çok yaşa" diye bağırabilirdi. Bu kadarına da razıydılar. Sonuçta meşrutiyetin ilanına bir tepkiydi ve sessizlikten bin kat iyiydi.
                                                               
Yeni Camii merdivenlerini doldurmuş kalabalığın bir ucunda Hüseyin Cahit, diğer ucunda Abdullah Zühtü konuşlandı. Her ikisinin de yanında birer arkadaşı vardı. Atlı askerler merdivenlerin önünden geçerken, kalabalığın ortasından bir ses yükseldi: "Padişahım çok yaşa". Bunu az ötede bir başka ses izledi ve kalabalık haberdar olmadığı oyuna katıldı. Cami çevresi "padişahım çok yaşa" sesiyle inledi. Benzer yöntemlerle, İttihat Terakki’nin İstanbul örgütü de kalabalıklar arasına adam katarak bazı gösteriler düzenlemeyi başardı. Sonraki günlerde, kent göstericilerden geçilmez oldu. O kadar ki, İttihat ve Terakki Cemiyeti gösterilere son verilmesi için bildiri yayınlamak zorunda kaldı. İşin bu yanı ayrı bir hikaye...

Yeni Cami önündeki planlarını başarıyla uygulayan Hüseyin Cahit ve Abdullah Zühtü, İkdam gazetesinin yolunu tuttular. Asıl önemlisi, basının hürriyetin ilanını nasıl karşılayacağıydı. Gazeteler coşkulu yazılarla çıkmalı, hürriyeti alkışlamaydı... Kendilerini çok sıcak karşılayan İkdam’ın sahibi Abdullah Cevdet de böyle düşünüyordu. Artık yapılması gereken o coşkulu yazıların kaleme alınmasıydı. Yazı masasının bir yanına Hüseyin Cahit diğer yanına Abdullah Zühtü oturdu. İkisinin makalesi birleştirildi ve İkdam’ın ertesi günkü imzasız başyazısı olarak dizgiye gönderildi.

Asıl büyük sorun, gazetelerin sansüre karşı ne yapacağı, nasıl davranacağıydı. Sansür memuru o akşam da gazetelerin matbaasına gelirse, ne o coşkulu yazıların yayınlanma imkanı olacaktı ne de meşrutiyetin ilanının bir anlamı. Kanuni Esasi yeniden yürürlüğe girdiğine göre, basının sansür edilmemesi gerekirdi.
O günlerde basın demek, İkdam ve Sabah gazeteleri demekti. Sabah’ın yazarlarından Babanzade İsmail Hakkı, Ali Reşat ve Mahmut Sadık da İkdam’a geldiler. Birlikte karar verildi, o gece sansür memuru gelirse, yazılar verilmeyecek ve geri gönderilecekti. Abdullah Zühtü, "kılkuyruk buraya adım atarsa, onu ayakyoluna tıkarız" dedi. Sansür memurunun gazete matbaasına hapsedilmesi düşüncesi, hepsini heyecanlandırdı.

İkdam’ın sahibi Abdullah Cevdet, sansür memurunun geri gönderilmesi önerisini koşullu kabul etti: "Mihran da kabul ederse..."  Mihran Efendi Sabah’ın patronuydu. O da aynı koşulla kabul etti. Geriye, sansür memuru küçük bir zabıta gücüyle gelirse, direniş gösterecek bir kaç adam bulmaya kaldı. Bu sorunu da Abdullah Zühtü, Sabah gazetesinin dizgicilerine rakılı bir yemek ziyafeti çekerek çözdü!..

Mihran Efendi ve Abdullah Cevdet, erkenden evlerinin yolunu tuttu. Her iki gazete artık gazetede sabahlayan Hüseyin Cahit, Abdullah Zühtü ve arkadaşlarına kalmıştı. Heyecanla bekledikleri sansür memuru gelmedi. Gece yarısı, istibdat dönemi sonrasının ilk sansürsüz gazetelerini basmak üzere makineler dönmeye başladı. Hüseyin Cahit ve arkadaşları ilk gazeteleri  büyük bir heyecan ve sevinçle, titrek ellerle okudular. Aralarında en gençleri Adnan’dı (Adıvar) Bir deste gazeteyi kaptığı gibi Babıali Caddesi’ne koştu. İstanbul hürriyetin ilk çığlığını onun ağzından duydu.



(30.07.2010)

Başa Dön