Geri Dön

ApoletliMedya”nın sert eleştirmeni

Nihal Kocabay - Sabine Erkuş

DAHA çok medyaya karşı yönelttiği sert ve haklı eleştirileri akıllardadır, özellikle Türkiye’deki egemen medyayı anlatmak için kullandığı "Apoletli Medya" tanımlaması onunla bütünleşmiştir artık. Elbette Ragıp Duran’dan başkası değildir sözünü ettiğimiz. Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllarda kendini diplomat olmaya hazırlamış olmasına rağmen, çocukluğundan beri de gazeteciliğe karşı bir heves ve merak vardır içinde. Gece kalkıp habere gitme macerası aklındadır hep ve 1970’li yılların başında izlediği bir film karar vermesinde iyice etkili olur. Siyasi sinemanın önemli temsilcilerinden biri olan Costa Gavras’ın "Sıkıyönetim" filmi Duran’ı yönlendirir gazeteciliğe. Filmdeki yaşı ilerlemiş muhabirin cesareti, diktatörlere çekinmeden, cesaretle soruları sorması etkiler Ragıp Duran’ı ve o zaman şunu anlar: "Orada gazeteciliğin ne kadar önemli olduğunu, olayların seyrini değiştirecek demeyeyim ama doğru yapılırsa etkileyebilecek gücü olduğunu gördüm." Gazeteciliği seçmesinde etkili olan Costa Gavras’ı yıllar sonra Paris’te bir toplantıda görür Ragıp Duran, heyecanla yanına gider ve sarılıp öper. Duran’ın gazeteciliği seçmesindeki bir diğer etken ise lise yıllarında bulunduğu siyasi örgütte çeviri işlerini yapmasıdır. Bu işleri yaparken medyaya bulaşır ve "Medyayı hep siyaseti etkileyen ya da siyasetten etkilenen bir şey olarak gördüğüm için seçtim" der. Ragıp Duran, gazeteciliği meslek olarak seçtiği için memnun olsa da bugünkü halinden pek de memnun değil. Bunun sadece Türkiye ile ilgili değil, tüm dünyada olduğunu ifade eden Duran’a göre, gazetecilik korsanlar tarafından çalınmış durumdadır ve artık gazetecilik kamunun, sıradan yurttaşların, mülksüzlerin, güçsüzlerin sesi olmaya çalışmaktan vazgeçmiş, egemenlerin sesi haline gelmeye başlamıştır. 1978’de meslek hayatına başlayan Duran, hem yurtiçinde hem de yurtdışında sürdürür gazeteciliği. Hürriyet, Cumhuriyet, Gündem, AFP, BBC ve Liberation’da çalışır ve çeşitli üniversitelerde dersler verir.
 Hem Türkiye’de hem de yurtdışında gazetecilik yapan biri olarak gördüğünüz farklılıklar ve benzerliklerden söz eder misiniz?
Şimdi küreselleşme denen bir şey var ve her ülkenin kendine has özgünlüklerini yansıtması gereken gazeteler, radyolar, televizyonlar giderek birbirlerine benziyor. Yozlaşmadaki benzer noktalar hep medya mülkiyeti ile ilgili. Gazeteler artık okurdan çok medya patronlarının çıkarlarına hizmet ediyor. Türkiye’de daha çok siyasi iktidardan ya da askeri iktidardan yakınıyoruz. Fransa’da askeri iktidarı pek kimse önemsemediği için ve doğrusu da bu olduğu için ekonomik iktidar basın ve düşünce özgürlüğünü daha çok kısıtlıyor. İngiltere ve Amerika’da da böyle. Batı ülkeleriyle kıyaslandığında Fransa, İngiltere ve Amerika benim az çok takip ettiğim ülkeler, buralarda zaten bizimkine oranla en az 200 yıllık fazla bir kıdem var. Dolayısıyla bu ülkelerin siyasi rejimleri ve yurttaşları demokrasiyle bizden daha önce tanıştıkları için daha olgun. Keza medya okuryazarlığı ya da medya bilinci dediğimiz şey toplumda ve yurttaşlarda daha yaygın. Türkiye’de yapılan acayiplikler, şiddeti savunmaktan asparagas magazinlere kadar pek çok şey Batı’da da yapılıyor ama dozajı bizdeki kadar güçlü değil.  Çünkü, orada gerek meslek örgütleri gerekse de toplumun kendisi tepki gösteriyor. Bizde sürekli yalan dolan haber yapan, yandaş, Celal’in (Başlangıç) deyimiyle de candaş medya oralarda televizyonsa reytingi, gazeteyse tirajı azalır. Oradaki okurun ve toplumun tepkisi bizimkine oranla biraz daha güçlü.
MECBUREN TARAF OLACAKSINIZ
 "Kurt kuzuyu yerken tarafsız kalmak, kurdun tarafını tutmaktır" benzetmenizden yola çıkarak gazetecilik tarafsızlık mesleği değildir diyebilir miyiz?
Evet. Tarafsızlık ya da başka bir tabirle objektiflik olarak tabir edilen şey bugün sadece Amerikan gazetecilik okullarında bir de fotoğraf makinesi kataloglarında mercek anlamında geçiyor. Elinize kalemi ya da mikrofonu aldığınız, kameranın karşısına geçtiğiniz zaman tarafsız kalmak mümkün değil. Kimisi bilinçli kimisi bilinçsiz bir şekilde seçtiği kelimelerle, habere verdiği önemle, giriş cümlesiyle, kullandığı sıfatlarla bir şekilde taraf oluyor. Benim derdim gazetecinin mutlaka ve mutlaka bir kere gazetecilikten taraf olmasıdır. Siyasi ve ideolojik olarak da güçsüzden, zayıftan, eşitlikten, insan haklarından,  adaletten, evrensel değerlerden yana olması, taraf olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü isteseniz de istemeseniz de mecburen taraf olacaksınız. Dolayısıyla iyi bir taraftan olun ki bir anlamı olsun. Yoksa şiddet uygulayanları, ırkçılık yapanları savunanın gazetecilikle alakası yoktur. Onların yaptığı olumsuz şeylerin propagandasıdır.  İyi şeylerin propagandasını da yapmak doğru değildir.  İyi şeyleri tüm yanlarıyla haber olarak vermektir önemli olan. 
 "Anlamak zordur, gazeteciler gerçeğin peşinde koşup da gerçeğin gücüyle yaşama erdemi önlerinde dururken, neden yönetilmek isterler, bağımsızlıklarını kendi elleriyle teslim ederler ve itibarsızlaşırlar" diyorsunuz bir röportajda. Neden bazı gazeteciler bunu tercih ediyor?
Galiba şunu da söylemem gerekirmiş: "Eleştirdiğim kesimim gönüllü olarak bunu yaptığını sanmıyorum." Zora geldikleri için böyle yapıyorlar. İki arkadaşım Celal Başlangıç ve Umur Talu, egemen medyada çalışan doğru ve dürüst gazeteciler. Egemen medyanın hoşgörü sınırları Celal ve Umur’u bile kabul edemeyecek bir düzeyde. En son çalıştıkları yerlerden kalemleri nedeniyle ayrılmak zorunda kaldılar. Umur ve Celal boyun eğmeyen insanlar. Baskılara boyun eğselerdi, patrondan yana bir tutum benimseseydiler kalırlardı. Çünkü patronlar öyle insanlar arıyor. Kapını önüne konmamak için "çocuklarım var, geçinmek zorundayım" gibi gerekçeler üretmeye başladığınız zaman her türlü boyun eğmeyi mazur göstermeye başlarsınız. Senin eşin, çocukların var, sanki boyun eğmeyenlerin yok. Onlar direndi, sen de diren, hiç olmazsa namusunla kovul gazeteden. Emin Çölaşan, "medyanın çok güçlü olduğunu ve gazeteciler dirense hükümeti bile dize getirebileceğini" savunuyordu. Ben aynı görüşte değilim. Hükümeti dize getirmek için gazetecilik yapılmaz. Öyle bir kapışmada devlet alt eder sizi. Ne yazık ki Türkiye’de medya okura dayanmadığı için ayrı bir güç değildir. Medya kime dayandıysa o dayandığı güç kadar güçlüdür.  Medya kendisini güçlü göstermekten hoşlanır. Bağımsız, özgür kalarak ve kimliğinize sonuna kadar sahip çıkarak direnebilirsiniz. Sonunda en fazla öldürülürsünüz. Öteki durum çok daha kötü. Onlar da biliyorlar ki her dönem iktidar yanlısı gazeteciler var ve bunlar hala gazetelerde yönetici, köşe yazarı. Umur ve Celal’i bir anlayışı temsil ettikleri için örnek verdim. Ama öbür tarafta o kadar çok iktidar, patron yalakalığı yapan var ki. Gerçi hoş yanı villanız, arabanız oluyor. Yapmazsanız hiçbir şeyiniz olmuyor. İnsanın doğru ve dürüst gazetecilik yapması için siyasi, ideolojik, kültürel, toplumsal bir takım idealleri olmalıdır. Han, hamam, apartman için yapıyorsanız sahip olursunuz ama yaptığınıza gazetecilik denmez.  
 Muhalif bir isim olan Ragıp Duran, 30 yıldır ne anlatmaya çalışıyor?
Herkesin bir alamet-i farikası ve tabi herkesin bir derdi, sorunu, mesajı vardır. Bunu içinde bulunduğunuz ülke, kent, mesleğiniz, ortamınıza ve bunların ihtiyacına göre biçimlendiriyorsunuz.. Benim temel derdim 30 yıldır geliştirmeye çalışarak, zenginleştirerek, günün koşullarına uyarlayarak gazeteciliğin aslında iyi yapıldığı zaman huzura, barışa, bilgi ve fikir zenginliğinin yayılmasına hizmet edebileceğidir. Bunu da mümkün olduğu kadar "öğreten ağabey" şeklinde değil de somut olarak, medyatik gerçek-hakiki gerçek diye anlatmaya çalışıyorum. Bizim televizyonda izlediğimiz, gazetede okuduğumuz, radyoda işittiğimiz gerçek değildir. O bir gün önce ya da bir saat önce meydana gelmiş hakiki bir gerçeğin gazetecilik mekanizmalarıyla filtreden hatta mikserden geçirilmiş ve yeniden üretilmiş bir versiyonudur. Televizyondan naklen yayınlanan maç bile gerçek değildir, biz maçı değil kameralara yansıyan kısmı izliyoruz.
PİPO İLE PİPO RESMİ AYRI ŞEYLERDİR
Belçikalı ressam Rene Magritte'in ünlü bir tablosu vardır. Bir pipo resmi vardır ve altında da "bu bir pipo değildir" der, o bir pipo resmidir. Çünkü pipoyu elinize alır içersiniz. Pipo ile pipo resmi ayrı şeylerdir. "Arkadaşlar lütfen pipo resmini pipo yerine koymayalım. Ayrı şeyler bunlar. Birisi elle tutulur, beş duyuyla hissedebileceğimiz bir şey, ötekisi iki boyutlu bir resim. Piponun yeniden üretilmiş halidir." Benim anlatmaya çalıştığımın özü de bu. Biz yeniden üretilmiş bir gerçeği, hakiki gerçek yerine koyup ona göre düşünüyor ve hareket ediyorsak kötü bir şey. Gazeteciler hakiki gerçeği medyatik gerçeğe çevirirken son derece subjektif ve çıkara dayalı bir özet yapıyorlar. Mesleki olarak zor bir mesele olsa da hakiki gerçeği mümkün olduğu kadar bozmadan, özüne ihanet etmeden iki dakikada ya da iki sayfada vermektir. Bütün mesele yurttaşın medyatik gerçekle, hakiki gerçeği ayırt edebilir noktaya gelmesidir.  Böyle bir aşamaya geldikten sonra -ki Türkiye’de artık geliyor; insanlar radyo, televizyon ve gazetelere pek güvenmiyorlar- medya gerçeği daha tutarlı, daha dürüst, daha az tarif ederek verir.
n Kaleminizle yaşayabiliyor musunuz?
Kalemimle yaşıyorum kısmı çok doğru değil, o yüzden beni bu diziden çıkarabilirsiniz! Ben çalışma zamanımın önemli bir kısmını yazmakla geçiriyorum. Aktif olarak medyada çalışırken nispeten de olsa emeğimin karşılığını alıyordum.  Aynı zamanda İngilizce ve Fransızca simültane tercüman olarak çalışıyorum.  Bu bana önemli meşgalem olan gazetecilik, iletişim konularında çalışmalarımda büyük bir ekonomik bağımsızlık veriyor. Ayda dört gün çalışırsam geçimimi sağlamış oluyorum. Bu da siyasi olarak iletişim alanında herhangi bir gruba bağımlı olmamayı getirdiği için medyayı rahatça eleştirebiliyorum. Medya eleştirmenliğinin yapısında bu var. Dünyada da genelde medya eleştirmenleri akademisyenlerden çıkıyor. Çünkü hem Hürriyet’te çalışıp hem de eleştiremezsiniz, daha doğrusu eleştirtmezler. Başka bir geçim kaynağınızın olması lazım. Ekonomik olarak bağımsızlık siyasi olarak da istediğinizi eleştirmek özgürlüğü veriyor. Ben şimdi herhangi bir medya organında çalışsam en azında o çalıştığım kurumu eleştiremem, çünkü işten atarlar.  Medya eleştirmenliğinin böyle bir özgün yanı var.

DİKTATÖR ELİNİ ÖPEN DEĞİL, ONU REDDEDEN BİR TGC

 Siz yaklaşık bir yıl cezaevinde kaldınız ve cezaevine de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin  (TGC) önünden uğurlandınız…
O dönem ilginç bir dönemdi. Nail (Güreli) Ağabey başkandı, Orhan (Erinç) Ağabey de başkan yardımcısıydı. Metin Göktepe konusunda da TGC’nin içindeki tutucu kesime karşı büyük mücadele vererek, Metin’in de gazeteci olduğunu kanıtlayarak büyük bir değişim gerçekleştirdi o dönemki yönetim. Giderken söylemek ayıp olur diye dönüşte "TGC eskiden bir diktatörün elini öpen bir başkana sahipti, şimdi öldürülen ya da hapse giden gazetecilere sahip çıkıyor, şahane bir şey bu" dedim. Çünkü hatırlıyorum Kenan Evren geldiği zaman babası yaşındaki Burhan Felek elini öpmüştü. Biz gazeteciler olarak TGC başkanına saygı duyarız ama o tutum hiç saygı duyulacak bir tutum değildi. Bütün basını ortadan kaldıran, basın özgürlüğüne kast eden bir adamın eli öpülmez. Gelecekse gelsin oraya, ama el öpmeye hiç gerek yoktu. Hem Nail Ağabey, hem de Orhan Ağabey TGC’ye belli bir dinamizm getirdi, mesleki olarak da doğru konulara yönelerek değiştirdi. TGC diktatör eli öpen değil, diktatör elini reddeden bir cemiyet haline geldi. Bu da sevindirici. Ayrıntısını hatırlamıyorum ama onlar bana sahip çıktılar. Bir tane cemiyetimiz var oradan uğurlandım, hapisten çıkınca da önce oraya geldim. Mesleki dayanışmanın gereğiydi bu. Sadece benim başıma gelmiş bir şey değil, benden önce ve benden sonra bir sürü gazeteci hapse girdi çıktı. 

BABAMIZDAN DA DEDEMİZDEN DE GERİYİZ

  Türkiye’deki medyayı nasıl görüyorsunuz?
Büyük ölçüde 1980 sonrası yani son 30 yıldır olanı değerlendirmek gerek. 1980 sonrası Türkiye toplumunda anlayışlar, zihniyetler büyük ölçüde değişti. Bireycilik, girişim ruhu altında dayanışma yok edildi, bireycilik ön plana çıkarıldı. Para en önemli değer haline getirildi, rekabet arttırıldı. Üniversiteye hatta liseye girişte sürekli rekabetin olduğu yarış atı gibi bir ortam yaratıldı. Siyasetin kötü olduğuna dair birtakım görüşler yayıldı. 1980 öncesi gençliğin toplumsal siyasal konularla yakından ilgilendiğini yaşadık, gördük. Devlet, hükümet, siyaset değişti, dolayısıyla medyada onların bir yansıması ya da yansıtıcısı olarak değişti. Şimdi en basitinden 1980 öncesi gazetelerin yerleri Cağaloğlu’ndaydı.  Orası kentin önemli bir merkeziydi, ben orada çalıştım, öğlen yemeğine çıktığımız zaman sokakta üç beş insan görürdük, lokantada garson görürdük. Sonra gazeteler, ben ‘Çiftetelli’ diyorum, İkitelli’ye taşındı. İçinde havuzu, manikürcüsü, pedikürcüsü her şeyi var. Oraya gidiyor, bir de eve dönüyor, gazeteci tamamen hapsolmuş durumda, işler telefon faks ya da internet üzerinden yapılıyor. Gazetecinin toplumla ilişkisi kesildi. Muhabirlerin önemi azaldı, köşe yazarları ve genel yayın yönetmenleri ön plana çıkmaya başladı. Birçok olumsuz değişiklik oldu. Çok siyasi oldu, daha doğrusu siyasi iktidarın çok fazla etkisi altında kalmaya başladı. Bu eskiden de vardı ama bu kadar değildi. Hem ekonomik hem siyasi güç gazeteler üzerinde egemenlik kurmaya başladı. Eskiden daha dengeli bir durum vardı sanki. Muhabirler daha kıymetliydi eskiden, haber kıymetliydi artık haber de kıymetli değil. Şimdi başbakan telefon ediyor bir şeyler söylüyor ya da basın toplantısı yapıyor, demeç veriyor bu haber oluyor, böyle haber olmaz. Kimse haberin peşinden koşmuyor, herkes oturduğu yerden habere ulaşmaya çalışıyor. Hayatla toplumla ilişkisi kesildi gazetelerin. Çünkü o köprüyü kuran muhabire önem, para ve eğitim verilmiyor. Kendisinin uzman olduğunu sanan polis-adliye muhabirlerinden bazıları hukuk bilmiyor. Dil bilmeyen dış haberler yöneticisine rastladım. Bunlar eskiden yoktu, önemli bir yozlaşma var. Yozlaşma, siyasi ve ideolojik alanda bağımlılık, mesleki alanda da düzey düşmesi… Bugün gazetelerin başarılı saydığı insanlar 1980 öncesi, belki abartıyorum, hademe diye bile almazlardı. Normalde zaman ilerledikçe her şeyin daha iyi daha olumlu olması gerekir. Nâzım Hikmet’in sözü: “Ben babamdan ileri, oğlumdan geriyim.”
Biz ise mesleki alanda sürekli babamızdan, dedemizden geri hale geldik.



(03.05.2010)

Başa Dön